Hemşirelik Eğitimi KARİYER

Türk Hikayecisi Ömer Seyfettin’den Aldığım Hemşirelik Dersleri: Yüksek Ökçeler

Merhaba değerli okurlar;

Yazı yazmayalı uzun bir süre olmuştu. Kişisel hayat yoğunluğumdan ve mesleğimiz için üzerinde çalıştığım katma değeri yüksek olduğunu düşündüğüm projelerden dolayı bu yazıya yeni fırsat bulabildim.

Aslında yazmam için okumam gerektiğini bildiğimden dolayı hayatımın büyük bir bölümünü okuyarak ve bunları içselleştirmeye çabalayarak geçiriyorum.

Bu yazı da bu sürecin bir ürünüdür.

Bu başlığı okuyunca yazının linkine tıklama hissiyatına kapıldınız. Eğer bu hissi canı gönülden hissediyorsanız gerçekten meslek adına bir şeyler yapmak isteyen birisi olduğunuzu düşünüyorum.

Şimdi bu yazının konusuna gelelim.

**

Ben oldum olası hikaye okumayı severim. Okuduğum hikaye yazarlarının içinde Ömer Seyfettin’in çok ayrı bir yeri vardır. (Her yazarın kendine özel bir yeri olduğu gibi) Ömer Seyfettin’in kitaplarını çocukken çok okumuşumdur. Fakat şu an bende oluşan çocukken okuduğum kitapları tekrar okuma hevesidir.

Bunun için Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı ‘Yüksek Ökçeler’ kitabını tekrar okudum. 

Bu kitabın benim için şu an içinde bulunduğumuz hemşirelik mesleğinin durumunu tasvirleyen bir özelliğe sahip olduğunu fark ettim.

Yüksek Ökçeler kitabının özetini aşağıda bulacaksınız. Sabır edip okursanız sonrasında tartışacağımız mesleğimizle ilgili  bağlantıyı çok rahat kavrayabileceğinizi düşünüyorum. ( Kavrayıp kavramadığınızı ve katkılarınızı yorumlar ile karşılıklı tartışabiliriz )

**

Hatice Hanım, pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşında iken altmış yaşında bir kocaya vardığı için “izdivaç” denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine, romatizma, balgam, pamuk, vandoz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, abus, lanet bir heyulâ şeklinde gelirdi.

“Gençler başkadır!” diyenlere:

— Aman, aman! Onlar da bir gün olup ihtiyarlamazlar mı? Sonra dertlerini kim çeker?

Diye haykırırdı.

Başlıca merakı temizlik ve namusluluktu. Göztepe’deki köşkünü, hizmetçi Eleni ve evlatlığı Gülter’le her sabah beraber temizler, aşçısı Mehmet’i her gün tıraş ettirir, zavallı Bolulu oğlanı tepeden tırnağa kadar beyazlar giymeye mecbur ederdi. Eleni de, Gülter de son derece namusluydu. Kileri kitlemezdi, paraları meydanda dururdu. Hele Mehmet’in namusuna diyecek yoktu. Konuşurken gözlerini kaldırıp insanın yüzüne bile bakamazdı. Hatice Hanım, köşkten hiçbir yere çıkmadığı için işi gücü adamlarını teftişti. Habire odaları dolaşır, tavan arasına çıkar, mutfağa inerdi. Derdi ki:

— Benim gibi olun! Ben kimse ile görüşüyor muyum? Sakın siz de komşuların hizmetçileriyle, uşaklarıyla konuşmayın. El, insanı azdırır!

Mehmet bile bu nasihati noktası noktasına tutmuştu. Arka bahçedeki mutfağına değil misafir, hemşeri filan, hatta yabancı bir kedi bile girmiyordu. Hatice Hanım, belki günde on defa iner, onu yapayalnız tenceresinin başında bulurdu. Hatice Hanım’ın temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçe merakı vardı. Güzeldi, tombuldu, cıvıl cıvıl bir şeydi. Fakat boyu çok kısa olduğu için evin içinde de bir karışa yakın ökçeli iskarpinler giyerdi. Âdeta bir cambaza dönmüştü.

Bu yüksek ökçelerle merdivenleri takır takır bir hamlede iner, ayağı burkulmadan bir aşağı, bir yukarı koşar dururdu. Nihayet bir baş dönmesi geldi. Çağırdığı doktor ilaç filan vermedi:

— Bütün rahatsızlığınıza sebep bu ökçelerdir, hanımefendi dedi, onları çıkarın. Rahat, yünden, yumuşak bir terlik giyin. Hiçbir şeyiniz kalmaz.

Hatice Hanım, doktorun tavsiye ettiği bu yünden terlikleri aldırdı. Hakikaten rahattı. İki gün içinde başının dönmesi filan geçti. Dizlerinde, baldırlarında sızı kalmadı. Fakat böyle, tam vücudu rahat ettiği sırada, ruhu derin bir azap duydu. Dokuz senelik adamlarının iki gün içinde birdenbire ahlakları bozulmuştu. Eleni’yi kendi diş fırçasıyla dişini fırçalarken, Gülter’i kilerde reçel kavanozunu boşaltırken görmüştü. Mehmet’i et günü olmadığı halde bol bir sahan külbastıyı yerken yakaladı.

— Ne oldu bunlara Yarabbim? Bunlara ne oldu?

Diyordu. Bir hafta içinde adamlarının on beşten fazla hırsızlığını, yolsuzluğunu tuttu. Hele Mehmet’i, komşu paşanın neferleriyle koca bir lenger pirinç pilavını atıştırırken görünce, hiddetinden ne yapacağını şaşırdı. O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.

— Bakalım şimdi ne çalacaklar?

Dedi. Hakikaten çalınacak hiçbir şey kalmamıştı. Ertesi gün biraz geç kalktı. Aşağıya indi. Gülter’le Eleni meydanda yoktu. Yürüdü, mutfağa doğru gitti. Gözleri aralık kapıya ilişince, az daha nefesi duracaktı. Mehmet, ocağın başındaki kısa iskemleye çökmüş, bir dizine Eleni’yi, bir dizine Gülter’i oturtmuş, kalın kollarını ikisinin bellerine halattan bir kemer gibi sarmıştı. Hatice Hanım, bu levhanın rezaletini görmemek için hemen gözlerini kapadı. Fakat kulaklarının kapağı olmadığı için, konuştuklarını duymamazlık edemedi.

Mehmet diyor ki:

— Ülen Gülter, artık sen şeker filan getirmeyon?

Gülter:

— Her taraf kitli, ne yapayım?

Diyordu. Mehmet, tuhaf bir şapırtı içinde Eleni’ye de:

— Ülen gece niçin gelmiyon? Sana helva yapıp saklayon!

Sualini soruyor, Eleni:

— Yakalanazağiz vire! Sonra hanım bizi kovazak diye çırpınıyordu.

Aralarında çıtır pıtır bir hasbihal başladı. Hatice Hanım, gözünü açmıyor, yüreği çarparak merakla dinliyordu. Gülter:

— Ah o terlikler! dedi, her işimizi bozdu. Hanımın geldiği hiç duyulmuyor. Ne yapsak yakalanıyoruz. Eskiden ne iyiydi. Yüksek ökçelerin takırtısından evin en üst katında kımıldadığını duyardık.

Hasbihal uzadıkça, kendi göremediği başka rezaletlerin mufassal hikâyelerini işitiyordu. Dayanamadı. Gözlerini açtı:

— Sizi alçak, hırsız, namussuzlar! Defolun şimdi evimden!

Diye haykırdı. Bu dokuz senelik sadık hizmetçilerini hemen kapı dışarı etti.

Aşçı, işçi, artık eve ne kadar adam aldıysa, hepsi arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkıyordu. Tam iki sene bir adamakıllısına rastgelmedi. Malı mülkü varken, hiçbir sıkıntısı yokken, bu hizmetçi üzüntüsünden zayıflıyor, sararıp soluyordu. Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giydi. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez oldu.

Benzine kan geldi. Vâkıâ yine, başı dönmeye başladı. Fakat sesi işitilmeyen ökçesiz terlik giydireceğini düşünerek doktora kendini göstermiyor:

— Hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya, diyordu.

**

Bu hikayenin özeti bana hemşirelik yönetimi ve yaklaşımı adına güzel çıkarımlar sağlamamı sağladı.

Bunları maddeler halinde sıralarsam eğer;

  • Şu an hemşirelik yönetim anlayışı evin hanımının ayağına yüksek ökçeler giyerek ev halkını idare etmesi gibidir. Bu yönetim anlayışı kontrol gücünü kaybettiği anda her türlü sürecin bozulmasına neden olur. Kurumlar hemşireleri kontrol etmek için her zaman daha yüksek ökçeli ayakkabılar giymek için kendilerini dizayn ediyorlar. İşlerin ne kadar yürüdüğünü görmek (yürümediğini bildikleri halde) göstermek için yapıyorlar. En ufak bir yönetim sorunun büyük kayıplara neden olabileceğini biliyorlar.
  • Bu hikaye bana mesleğimizin hala özdisiplinini edinemediğini gösteriyor. Bu çıkarım kişisel ve mesleksel sorumluluk sahibi olmak için mesleki bir geçiş sürecinin yaşanacağını düşündürüyor. Mesleki kültürümüzü oluşturmak için aktif çabanın olmaması da bu süreci uzatması bakımından dezavantajlı bir durumdur.
  • Hikayedeki kişilerin yeterli eğitim seviyesinde olmaması ve kendilerini geliştirmemeleri de bu durumun mesleğe uyarlanabilir bir bölümüdür. Kurumlar son zamanlarda hemşirelerin insan kaynaklarının yapmacık eğitimleri ile gerçekten eğitildiklerini düşünüyorlar. Bu bir tür mesleğimizde olan kişileri sertifika ve katılım belgesine boğmak gibi. Örneğin yara bakım ile alınan bir eğitimi kullandıracak fırsatların verilmemesi de ayrı bir yazı konusudur. Mesleğimizde ki kişiler Atatürk Orman Çiftliği’nde yaşayan develer gibi oluyor. Bu kişileri çöle koysanız harikalar yaratacak fakat siz o özellikleri orman çiftliğine koyarsanız olacağı budur.
  • Baskı altında tutulan bir meslek grubunun kendini geliştirmeye fırsatının olamayacağıdır. Ve ilginç bir şekilde bu kişide evin hanımı gibi bu mesleğin içinden gelmesi türlü sıkıntılar çekmesi ile orada durmasıdır, durmaya devam etmesidir.
  • Her şey yolundaymış gibi iç huzur ile davranmak.. Bu en kötüsü bence.

 

Yazar Hakkında

Araş. Gör. Taner ONAY

Dijital Hemşire - Kurucu ve Genel Yayın Yönetmeni

Eğitim:
Lisans - ÇOMÜ / Hemşirelik
Lisans - Anadolu Üniversitesi / Halkla İlişkiler ve Reklamcılık
Yüksek Lisans - KOÇ Üniversitesi / Hemşirelik
Doktora - Marmara Üniversitesi / Tıp Eğitimi

İş Deneyimi:
Amerikan Hastanesi
Koç Üniversitesi Hastanesi

Akademik Deneyimi:
İstinye Üniversitesi Hemşirelik Bölümü - Öğretim Görevlisi
Fenerbahçe Üniversitesi Hemşirelik - Araştırma Görevlisi

Yazı ile ilgili düşünceni belirt

Yorum

  • hastanede 1 yıl staj yaptım ve yazdığınız gibi olaylar hakikaten çok benziyor. Peki biz öğrencilere veya daha ileride hemşire olduğumuzda bu düzeni ve iş arkadaşlarımızı değiştirmek için neler yapmalıyız? Bize düşen sorumluluklar neler sizce ?