bahçeşehir escort

buca escort karşıyaka escort

bodrum escort arnavutköy escort karabük escort

ankara escort

tempobet giriş

mobilbahis

HABERLER

Hayatınızın Bir Döneminde Neden Yurt Dışında Yaşamalısınız?

İmkanınız varsa, en az 1 yıl süreyle, tercihen sizi geliştirecek bir ülkede gidin ve yaşayın. Neden mi?

2 yılı Kuzey Afrika, 4 yılı Avrupa ve 4 yılı da Amerika olmak üzere yurt dışında 10 yıllık yaşam tecrübem var. Adaptasyon sürecinin zorluğu, kalıcı arkadaşlıklar kuramamak, kendini bir yere ait hissedememek gibi sıkıntıları olsa da, bütün bu süreçlerden geçmiş olmak aslında insana çok farklı bir vizyon katıyor.

Bu sizi değiştiren ve (aslında) geliştiren vizyonu birkaç haftalık veya birkaç aylık seyahatlerinizde ya da iş gezilerinizde elde edemiyorsunuz.

İmkanınız varsa, yoksa da imkanlarınızı zorlayarak, uzak ya da yakın bir ülkede, en az 1 yıl süreyle gidin ve yaşayın. Çünkü:

İnsan kendisini keşfediyor. Korkularınızla, endişelerinizle yüzleşiyorsunuz. Hem de her gün. Adaptasyon sürecinden geçerken; iş görüşmelerinde yaptığınız hatalar, günlük yaşamda kırdığınız potlar, küçücük şeyleri nasıl başaramadım duygusu zaman geçtikçe yerini “bak bunu da başardım”lara bırakıyor. Bu da, hiçbir şeye değişilmez bir kendini keşif süreci yaratıyor.

Viyana’nın Valsi, İspanya’nın Mimarisi: Gittiğiniz kültürün derinliklerine inince, -ki bunu da dediğim gibi ancak ciddi bir süre geçince yapabilir hâle geliyorsunuz- kendinizdeki eksiklikleri daha net görmeye başlıyorsunuz. O kültüre daha iyi uyum sağlayabilmek için de o eksiklikleri gidermeye başlıyorsunuz. Bu bir özentilik ya da “ben de sizdenim” çabası değil; sadece “böyle bir şeyin hayatıma girmesi ya da bunu öğrenmek harika oldu” duygusuna benzer bir duygu. Mesela; hayatın olağan akışı içinde Fransa’da şaraptan, Viyana’da operadan, İtalya’da motosikletten daha iyi anlar hâle geliyorsunuz. Amerika ise sizi “big thinking”e / büyük düşünmeye itiyor, yaratıcılığınızın önünü açıyor. Elbette, değerlendirmeyi bilirseniz…

Biraz risk, biraz heyecan. Kendine yeni bir şey katmak “comfort zone” da kalarak mümkün olmuyor. İngilizce’den dilimize ithal “comfort zone”, rahat bölge olarak çevrilebilir. Rahat bölgeden çıkmayı ben şu şekilde tanımlıyorum: Daha önce denemekten korktuğunuz, yapmaktan çekindiğiniz veya sevmeyeceğinizi düşündüğünüz deneyimleri hayata geçirmek. Örneğin, yıllardır çalıştığınız işte veya işyerinde risk almamak için yine yıllarca devam etmek; oturduğunuz semti, şehri hatta ülkeyi değiştirmemek “comfort zone”da kalmak demek. Hayat, “comfort zone”un dışına çıkabildiğiniz ve risk alabildiğiniz noktada başlıyor.

Ufuk açan milletler var: Ufuk Açan Arkadaşlar’dan bir önceki yazımda bahsetmiştim. Ufuk açan arkadaşlar gibi ufuk açan milletler de oluyor. Bunu kısa süreli yurt dışı seyahatlerinizde zaten gözlemlemişsinizdir. Hangimiz bisiklet üstünde takım elbiseleriyle işine gidip gelen Hollandalılara hayran olmuyoruz? İnanın, tembel, üşengeç bir topluma sahip bir ülkede yaşamak bile size çok şey öğretiyor. Yeni fikirler yaratma, sorunlara daha hızlı çözümler bulma yeteneği kazanıyorsunuz. Bizde parlak fikirlerle gelene “icat yapma” denirken; insanların “icat yap” diye teşvik edildiği Amerika ve Silikon Vadisi de sanırım bu duruma en uygun düşen örneklerden biridir. Özgürlük ve özgür düşünmek yaratıcılığın önünü açıyor.

Güzel fikirler, ihtiyaçları yerinde tespit edebilmekten doğuyor. Dün katıldığım Start-Up Zirvesi’nde; bir fikri bulunduğu yerde / kendi ülkende olgunlaştırmanın, sonra yurt dışına açılmanın daha isabetli olduğu konusu konuşulmuştu. Ben ise zig zag çizmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; yurt dışında örnekleri gözlemleyerek, Türkiye’deki ihtiyaçları tespit edebilmek daha kolay oluyor. Güzel bir fikirden esinlenip ülkeye dönmek, fikri burada olgunlaştırdıktan sonra küreselleşmeye çalışmak gerek. Bir çocukluk arkadaşım Amerika’daki 2 yıllık yaşam tecrübesinden sonra, Amerika’daki bir fikri Türkiye’ye uyarlayarak, Türkiye’nin en iyi start-up’larından birini kurdu. Şimdi Ortadoğu ülkelerini kapsayacak şekilde küreselleşiyor. “Zig zag”dan kastım bu. İstatistikler beni doğrular mı bilmiyorum ama son dönemdeki başarılı girişim örneklerine bakınca, genellikle her başarı öyküsünün altında da bir yurt dışı deneyimi yatıyor.

Ülkenizi cidden özlüyorsunuz. İçindeyken “ah bir gitsek, kurtulsak” duygusu oluyor ya hep; uzaktayken de aslında siz ülkenize aitsiniz, onu hissediyorsunuz. Zaman zaman kendinizi bu topluma, yaşadığınız şehre vs ait görmeseniz de, kültürel olarak aidiyet hissini ancak ülkeden uzak kalınca farkına varıyorsunuz. Ayrılık özlemi pekiştiriyor da diyebiliriz.

Listeyi uzatmak, genişletmek elbette mümkün. Yaşam standardı daha yüksek olan ülkelerde, hayatınızı kolaylaştıran geniş metro hatlarını, bisiklet yollarını, güne pozitif başlamanızı sağlayan pozitif insanları tabii ki unutmamak gerek.

Varsa görüşlerinizi ve deneyimlerinizi aşağıda paylaşırsanız harika olur!

Son 4–5 yılı kapsayan, yurt içinde ve yurt dışında çektiğim fotoğraflar, ilgilenenler için şu linkte: https://www.instagram.com/decalagehoraire/

Yazar Hakkında

Araş. Gör. Taner ONAY

Dijital Hemşire - Kurucu ve Genel Yayın Yönetmeni

Eğitim:
Lisans - ÇOMÜ / Hemşirelik
Lisans - Anadolu Üniversitesi / Halkla İlişkiler ve Reklamcılık
Yüksek Lisans - KOÇ Üniversitesi / Hemşirelik
Doktora - Marmara Üniversitesi / Tıp Eğitimi

İş Deneyimi:
Amerikan Hastanesi
Koç Üniversitesi Hastanesi

Akademik Deneyimi:
İstinye Üniversitesi Hemşirelik Bölümü - Öğretim Görevlisi
Fenerbahçe Üniversitesi Hemşirelik - Araştırma Görevlisi
Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi - Araştırma Görevlisi

Yazı ile ilgili düşünceni belirt